Archive for Mart, 2009
Markalar Sosyal Medya’yı takip etmeye ve ilgi göstermeye başladığından beri online iletişim faaliyetlerine yeni bir hareket geldi.
Şu an trend olduğundan mı, yoksa gerçekten iletişim değerine inandıklarından mı bilinmez, kurumsal tarafta veya ajanslarda çalışan kimselerden konuyla ilgili kampanyalar için harekete geçildiğini duyuyorum.
Gerçek bir Sosyal Medya Kampanyası yaratmak için efor sarfetmeden önce şirketlerin ellerindeki varlıkları tartmaları şart!
Birlikte kısa listenin üzerinden tek tek gidelim…
Negatif etkiniz mi var?
O halde Sosyal Medya’da ne işiniz var?
George W. Bush’un Sosyal Medya kampanyası yaptığını veya hayvanların derisinden aksesuar imalatı yapan bir markanın Sosyal Medya’da sözcüler yaratmaya çalıştığını hayal edebiliyor musunuz?
Benzer işler yapıyorsanız uzak durun demeye gerek var mı?
Veya hiç etkiniz var mı?
İnsanların ilgisini çekebilmek için zihinlerde bir yere sahip olmak -%100 şart olmasa da- önemlidir.
Kişiliksiz bir marka için Sosyal Medya Kampanyası mı yapmayı düşünüyorsunuz? Önce üstünüze yeni kıyafetler almanız gerek!
Ters etki yaratmaktan mı korkuyorsunuz?
Sosyalleşmeden önce yaşayacağınız olumsuzluklara senaryolar ürettiniz mi?
Havalı bir iş yapayım derken, kendi canınızı yakmayın. Alternatif gerçeklik senaryoları üzerine çalışın. En kötüyü düşünmekle işe başlayabilirsiniz…
Bir Sosyal Medya felaketini önlemek yalnızca bütçede revizyonla ve Sosyal Medya know-how’ı ile çözülemeyebilir.
Genel eğilim bu konuların interaktif ajansların vizyonu ile çözülmesi yolunda…
Kurum içerisinde Sosyal Medya’nın doğasından anlayan birilerinin bulunması, ajansların öngöremeyeceği ve geri döndürülemeyecek hataları önlemek için daha ucuz ve iyi bir opsiyon olabilir.
| Filed Under: Web 2.0, PR 2.0 & Sosyal Medya |
Blog yazmaya karar verdiğim gün, sınırlarımı belirlerken karar verdiğim şeylerden birisi de profesyonel kimliğimi ön planda tutup tutmayacağım oldu.
Çok uzun süre düşünmeden kararımı verdim. Tecrübelerimden olmasa da, yaptığım işlerden bağımsız bir üslup kullanacaktım…
Profesyonel kimliğin sosyal medya’da önde olmasının bazı avantajları olabileceği gibi, sakıncaları da olduğunu düşünüyorum.
Kişisel görüşüm, profesyonel kimliğin orta vadede kendi itibarınıza zarar vereceği yönünde.
Çok havalı bir şirkette, çok yüksek bir makamda, ya da çok farklı bir işte çalışıyor olsanız dahi, profesyonel kimliğinizi öne çıkarmak, hem çalıştığınız şirket, hem de sizin için bir takım sakıncalı durumlar doğurabilir.
Markalara faydalı mı?
Bazı insanlar, bir markanın yüzü (hatta belki spokesperson’ı) haline gelmenin hayalini kurarlar.
Sosyal Medya, yeni gelişip olgunlaşmaya başladığından, bu kanalları aktif kullanan -iletişimci olsa da olmasa da- bir çok marka çalışanı, bilinçli veya bilinçsizce kendilerini çalıştıkları markaların elçisi ilan edebiliyor.
Burada hem kişiye hem markaya zarar veren durumlar ortaya çıkabiliyor.
Marka adına konuşmak yetkinlikle ilgilidir.
Herkese devredilemeyecek kadar da ciddi bir iştir.
Şu anda şirketlerde internet hakkında kocaman bir soru işareti varken, bu misyonu Sosyal Medya’da üstlenen kimselere kurum içerisinde itiraz edilmemesinin sebebi yine büyük ihtimalle bu platformda “neler döndüğü” konusunda fikir sahibi olunmamasından ve kontrolü mümkün olmayan bu kanalda “en azından orada bizden birisi var” yaklaşımından kaynaklandığını düşünüyorum.
Söz konusu kişiler, markanın gücünü;
-kendi reputasyonunu artırmak amacıyla veya,
-tamamen bilinçsizce arkasına alabilirler.
Bu şekilde çalıştıkları markaların sözcülüğünü üstlenen insanlar, kişiliklerinin elverdiği gibi davranma lüksüne sahip olamaz (olmamalı!).
Olursa da, markanın menfaati için;
-hem kişiliğinden ödün verecek duruşlar sergilemek durumunda kalacak,
-hem de markanın yaşamına/söylemine uygun iletişim tonunda konuşması gerekecektir.
Antipatik (ya da sempatik) bulduğunuz insanları da markalarla bağdaştırmıyor musunuz?
Bu kısım, işin marka tarafından değerlendirmesiydi. Şimdi kişinin kendisine dönelim…
Herkes şımartılmak ister.
Sözcülüğünü üstlendiği markanın arkasında durup bunun kişi tarafından sürekli olarak sömürü unsuru olarak kullanılması elbette bir süre sonra rahatsızlık verici olmaya başlıyor.
Geride durup, 3.şahısların yaptığınız işleri konuşmasını / takdir etmesini izlemenin de bir seçenek olduğunu mutlaka hatırlayın.
Bütün iletişim kanallarınızı başkalarına faydası olmayacak bir içerik (kendi kişisel pazarlama mesajlarınızı) vermeye çalışarak doldurmak, bir süre sonra ciddiye alınmamak ya da antipatik durumlara düşmek gibi talihsiz sonuçlar doğuracaktır (canlı örneklerini zaman zaman FriendFeed’de görüyoruz).
Aklımızdan çıkarmamamız gereken şey;
Yaptığımız iş sosyal bilimler. Kesin bir doğrusu ya da yanlışı olan bir iş değil. Biraz sezgi, biraz öngörü, biraz bilgi… Batabiliriz de, çıkabiliriz de.
Ne iş yapıyor olursak olalım, en değerli varlığımızın kendi markamız olduğunu hatırlamamız lazım.
Zaman zaman kişisel markaların da kurumların çıkarları doğrultusunda kullanılması söz konusu olabiliyor.
Kurumu temsil edebilirsiniz, ancak kişisel markanızı kurum çıkarları doğrultusunda kullanmak çok akıllıca bir yaklaşım olmayacaktır!
Kurum tarafından tutulmayan bir söz, düşük performans gösteren ürün/hizmet, yöneticinizin vereceği ve yanlış olduğunu düşündüğünüz bir seçim, hatta bizzat kurumun yaşadığı bir kriz dolayısıyla ani itibar kaybı, aynı şekilde sizi de sarsabilir (bu konularla ilgili yazamayacağım çok güzel örneklerim mevcut, e-tohum’da ya da başka bir sosyal ortamda beni yakalayanlara anlatabilirim!).
Kuruma kattığınız değerler aydınlık günlerde sizi kral yapabilir.
Ancak günün sonunda -ticari bir işletme için meta haline gelmeden- size zarar verebilecek durumlar olduğunu anlayıp kurumla bağlantınızı kopartabilecek esnekliğe sahip olmazsanız, üzülen yine siz olursunuz.
| Filed Under: Web 2.0, PR 2.0 & Sosyal Medya |
20 Ekim 2008
Geçtiğimiz bayramda atıştırmak için yolumun üzerinde bulunan, namı bilinen bir büfe’ye girdim.
Bir sandviç söyledim ve “içinde patates olmasın lütfen” diye de belirttim.
2 dakika sonra kasadan, servis elemanı ile şefin arasında geçen şu konuşmayı duydum;
Servis Elemanı: “Usta, bu sandviçte patates olmayacaktı”
Şef: “Sen ver, o çıkarır!”
Yani, sandviç’in nesne yerine gizli özne olduğu, özne yerine geçmesi gereken şahsımın (yani müşteri’nin) zamir olduğuna şahit oldum.
Özne ürün yerine ben olsaydım, o sandviçe patates konulmazdı.
Müşteri tecrübesi yönetimi üzerine bildiğim, okuduğum ve tartıştığım şeyler kafamdan geçti.
Müşteri tecrübesi yönetimi üzerine fazla bile düşündüğümüzü hissettim.
Sandviç ve servis hakkında ne mi yaptım? Güldüm geçtim…
| Filed Under: CEM & CRM |
