Temmuz 7th, 2009

Her marka göz önünde olmak zorunda değildir. Bazılarının daha farklı ihtiyaçları olabilir…

Temel pazarlama… Segmentasyon.
Bazı markalar daha büyük kitlelere hitap ederken (örneğin gıda markaları), bazıları çok spesifik gruplara hitap ediyor olabilir (lüks tüketim markaları).
Amaçlarınız, hedefleriniz ve kurgunuz doğrultusunda Sosyal Medya işbirlikçilerinizi seçmek konusu tamamen size kalmış durumda.

Şeffaf olmak zorunda değilsiniz!
En büyük iletişim değerini taşıyanları, en nitelikli okuyuculara sahip olanları, en sofistike dili kullananları, en çok kadın okuyucuya sahip olanı, en kalabalık takipçi sahip olanları… Hangisini seçeceğiniz stratejiniz doğrultusunda değişebilir.

Burada yaşayacağınız bazı kırgınlıklar, sıkıntılar, olumsuz geri dönüşler, hatta Sosyal Medya içerisinde güzel işinize yapılan lanetlemeler olabilir.
Hemen paniğe kapılmayın. Çok kısa bir süre sonra bu mecra içerisinde markalar daha fazla söz sahibi olmaya başladıklarında işler değişecek.
Siz, sizi ve markanızı taşıyabilecek insanların seçilmesine odaklanın.

Ne yapmak istiyorsunuz?

  • Aktif bir şekilde konuşmak mı?
  • Dönemsel bir kampanya yapmak mı?
  • Konuşulacak iş yaratmak mı?
  • Yoksa olası krizleri yönetmek mi?

İhtiyacınızı ve kaynaklarınızı iyi belirleyin.

Bugün Sosyal Medya’yı konuşmak için katıldığım bir toplantıda, bizi davet eden kurum yöneticilerine, Türkiye’deki en antipatik top 5 kurumdan biri olduklarını ve Sosyal Medya’da bulunmalarının akıllıca olmadığını nazik bir dille belirttim. İsmi lazım olmayan bu firma için en uygun durum olası krizlere cevap verecek platformlar yaratmak olabilir.

Yanlış kararlar tahribat yaratır.
Az önce verdiğim örnekten yola çıkarsak, bu firmanın Sosyal Medya kampanyası yapması durumunda yaylım ateşine tutulacağı aşikar.
Senelerin getirdiği izleri silmek için çaba göstermeyi her zaman yanlış bulmuşumdur. Olumsuz intibayı yok etmek yeni bir marka yaratmaktan bile daha pahalı metot olduğu bilinen bir gerçek.
Eğer hakkınızda olumsuz düşünen ciddi bir kitle varsa, sizin için en iyi Sosyal Medya stratejisi ortaya çıkacak krizleri yönetebilmek üzerine olmalı.
Konuşmak, tahribat yaratabilir.

İçeriğe katkı sağlayın.
Konuşma kararı aldıysanız işbirlikçilerinizin ürettikleri içeriğe katkı sağlayacak bir kurgu üretmeniz, ayakları yere daha sağlam basan bir diyalog ortamı yaratacaktır.

Örnekli gidelim…
Beşiktaş futbol kulübü bugün Sosyal Medya’da kendi kontrolü dahilinde içerik yaratmak istese yapacağı kurgulardan biri, Beşiktaş kulübüne aşık taraftarlarını belirleyip onlara kombine bilet armağan ederek bu taraftarların çevrelerinde, youtube, blog ve microblog hesaplarında yaratacakları buzz etkisinden faydalanmak ve içeriğini zenginleştirmek olabilir.

Kombine bilet almayan her Beşiktaş tutkunu (hatta başka takım taraftarları) bu işe tepki gösterecek midir? Elbette.
Bu sizi ilgilendirmeli mi? Kesinlikle hayır.

Siz, yapacağınız işe odaklanın…
Günün sonunda, buraya kadar saydığımız herşeyi doğru yaptıysanız, elinizde herkesin imreneceği bir Sosyal Medya kampanyası yaratmak için gerekli doneleri bulunduruyorsunuz demektir.



| Filed Under: Web 2.0, PR 2.0 & Sosyal Medya |
Temmuz 7th, 2009

Yanınıza Sosyal Medya’ya hakim birilerini aldıktan sonra sıra, mesajınızı taşıyacak insanları ve stratejinizi belirlemeye geldi.

Stratejinin ve mesaj taşıyıcıların seçiminin eş zamanlı olarak gerçekleştirilmesi elbette ki en sağlıklı yol. Ancak bu değerlendirmelerden önce sizin ya da yanınızdaki yol göstericinin aklında mutlaka öne çıkan bazı isimler olacaktır.
Bu seçimi yapmadan önce bazı seçim kriterleri belirlemeniz faydalı olacaktır.

Önce tanıyın!
Birlikte çalışacağınız isimlerin yarattığı etkileri, itibarlarını ve güvenilirliklerini araştırın.
Geleneksel basında olduğu gibi, burada da tarafınızı iyi seçmeniz gerekiyor.
Ürettiği içeriğe özen gösteren, okuyucularına saygısı olan ve isminizin yan yana durmasından çekinmeyeceğiniz kişiler genellikle doğru taraftır.

Popülerlik o kadar da önemli değil…
Yaratacağınız etkinin farkı, yayıncının ve takipçilerinin niteliğiyle doğru orantılı olarak artıyor. 5000 kişinin takip ettiği düşük nitelikli yayınlardan ziyade, 1000 kişinin takip ettiği dolu içeriklerin yanında durursanız ağızdan ağıza etkisi ile birlikte yaratacağınız etkinin daha yüksek olacağını aklınızdan çıkarmayın.

İletişim yeteneklerini gözden geçirin.
FriendFeed gibi microblogging araçları sayesinde artık Sosyal Medya katılımcılarının çevreleriyle etkileşimlerini daha açık takip edebilir hale geldik. Bu araçlar size kimlerin antipatik, kimlerin saldırgan, kimlerin arkadaş canlısı ya da kimlerin doğru olduğu konusunda ciddi ipuçları sağlayacaktır.
Markanızı antipatik isimlerle özdeşleştirmek istemiyorsanız biraz microblogging yapın.

Felaket tellallığı yapanlardan sakının!
Markalara sesini duyurmak için negatif etki yaratan içerikler üretmeyi seçen kimselerden uzak durmak akıllıca bir hareket olacaktır. Günü gelince bu insanların ellerindeki silahları size çevirmesi üzücü olabilir.

Kendinizi herkese ulaşmak zorunda hissetmeyin.
Bütün Sosyal Medya’yı kucaklamak gibi ulvi bir misyonunuz olmasın. Stratejinize bağlı olarak geliştirdiğiniz konseptin doğrudan veya dolaylı sınırları dahilinde olan kişilerle temas kurabilirsiniz. Ancak, sınırları ne kadar geniş tutarsanız odağınızı o kadar dağıtırsınız.

Bütün bu seçimlerin en ideal şekilde ve %100 doğru yapılması gibi bir şey söz konusu değil. Bu iş aynı zamanda ciddi bir zaman ve insan kaynağı eforu da gerektirmekte. Yine de kendinize taraf seçerken bu filtrelerin bir kısmını değerlendirme kriteri olarak alırsanız, kumar oynamamış ve yanılma payınızı oldukça azaltmış olursunuz.

Buradan sonrasında biraz da şans ve sizin iletişim yetenekleriniz devreye giriyor…



| Filed Under: Web 2.0, PR 2.0 & Sosyal Medya |
Temmuz 7th, 2009

Kendinizden ve yaratacağınız etkiyi iyi ölçüp biçtiniz. Artık kendinizden emin, insanların karşısına çıkma kararını almış durumdasınız.

Sıra, ne söyleyeceğinize karar vermeden önce, bunu nasıl yapacağınız konusunda bir mekanizma oluşturmakta.
Bu sistemi sizin için kurgulayan da büyük ihtimalle interaktif ajansınız olacak.

Bugüne kadar web faaliyetleriniz için sırtınızı güvenle yasladığınız interaktif ajansınızın da aslında -göreceli olarak- yeni sulara girmek üzere olduklarının farkında mısınız?

Tecrübe önemli…
Bir Facebook uygulaması tutmayabilir, bir viral video istenen döngüyü yaratmayabilir, bir web sitesi beklenen trafiğe erişemeyebilir…
Bir Sosyal Medya Kampanyası’nın kurgusunun başarısız olması, yalnız sizi değil, doğrudan iletişim kuracağınız ve birlikte konuşacağınız insanları da etkileyecek neticelere sebebiyet vereceğinden, sonuçları, yukarıdaki örneklerden daha üzücü olur.

Sağlam bir kurgu şart!
Ayakları yere sağlam basan bir kurguya sahip olursanız, başarı şansınız yükselir. İlginç olması tek başına yeterli olmaz. Hakkında bahsedilecek bir hikayeniz olmalı ve buna sadece kendinizin değil, Sosyal Medya katılımcılarının da inanması gerekli.

Söz konusu olan şey, itibar…
Eğer inandırıcı bir proje tasarlayamıyorsanız, hiç yapmayın daha iyi. Sosyal Medya’da yansımalarınız olumlu olmazsa bu sonuçları optimize de edemeyeceğiniz için canınız fazlaca yanabilir.

Peki, yolu kim göstermeli?
Ajansınızın pırıl pırıl web 2.0 fikirlerine kapılmadan önce, markanızı sizden daha iyi kimsenin tanıyamayacağını unutmayın.
Önünüze gelen fikirlerin uygulanabilirliklerini her zaman olduğu gibi markanın bizzat içinde olan birisi tarafından tartılması şart!

Sosyal Medya’yı bilen birileri…
Şu bir gerçek, kurumların bazı aksiyonları alabilmeleri ve interaktif ajanslarını kontrol altında tutabilmeleri için Sosyal Medya bilgisine sahip çalışanlara sahip olması artık bir gereklilik.

Özellikle hizmet sektörü için bu “diyaloğa yatkınlık” vasfı günden güne önem kazanıyor.

Markanızla Sosyal Medya denizine girmeden önce can simidiniz olacak birilerini (tercihen kurum içinden) yanınızda bulundurmakta fayda var!



| Filed Under: Web 2.0, PR 2.0 & Sosyal Medya |
Mayıs 31st, 2009

Everthing changes… Right? The world changes and we -the people- are changing too as Keane sang in “Everybody’s Changing”…

“I try to stay awake and remember my name
But everybody’s changing
And I don’t feel the same.”

Do you feel the same as you were in the past? I don’t. I’ m sure you don’t too. But don’t worry, this post is not something that you will question yourself… This post is something fun, i promise…

Just think about the time, you spent at internet… You are reading your e-mails, answering or deleting or the worst one- forwarding, chatting by messenger, gtalk, facebook, etc…, networking, researching, surfing… The last one is the one that makes me feel hungry, sad, happy… In fact it is not me who surfs, it is my emotions… I m surfing via friendfeed and feeling so hungry when i see yummy sushi, whooper, noodle, … I want them all!

What about the friendships? Before social networking, i was grouping my friends according to the education parts and the cities i lived in like: friends from primary school, high school, mba, Berlin, Wien, Strasbourg,Istanbul … Now, friends from high school, uni, work, project, consulting, friendfeed, plaxo,…

Family life changed too… If i don’t have an appointment with a client, i am checking my e-mails and daily to-do’s before having a breakfast with mum. And i am starting my usual daily life on internet till i go to bed. Of course having dinner wtih my family, but after dinner everybody is keeping on the routines on internet. TV is on but nobody knows who watches it. I know! The cats watch… And the love is something more complex that i will write another post about it. Just a little clue: If he is a technology consultant, this means your love is so digital that you always feel it even you 2 are offline :)

So… We had a look at our lives… It is “digitalising” itself without permission… But i m so into death and graveyards… The question is “why are NOT our gravestones DIGITAL?”

I am waking up and the first thing to do is hugging my netbook, which is with me wherever i go. I will have an iphone, use gps for directions, prefer internet than tv, … I will die as everyone and a marble-stone for my graveyard… Is this all? A stone? For all i did all my life long as a digital person? I am so sorry but i don’t accept this!
This is my last will: A digital gravestone!

And a brief for my digital gravestone: elegant, stylish and touch screen…

I am not kidding. I am serious. I want a digital gravestone in which there is an ad server. I don’t want my visitors feel tired by praying for me. I want these functions please:

- “Pray for” button: A sub-menu for different kinds of prays so that visitor can choose.

- Video recordable: Visitor can leave me a message

- Botego ve Sunumax services: Before i die, i will record a video in that i will explain “how to” with my gravestone.

- Adserver reports are including:

* From … to … (or in .. days) .. people walked through /nearby this graveyard.
* Todays visitors: …
* This grave was visited … times. … of visitors prayed for her, … of visitors left a message for her, … of visitors watched the video.

(I will give a message here: This is important for the ads i will replace to my digital gravestone, so please click even you don’t know me)

- Click for what she did in the world (this is a little about me section) and a sub navigation on ff, fb, blog, twitter,…

- Watch the videos about what people told about her after her death

- People who visited this grave also visited …

- Last visitors

- Most frequent visitors

- I want “like, didn’t like, loved, comment” properties as in ff. This will seem as a feed stream on the right side.

One of the most importants is that: People can remote pray or - comment without visiting the grave. No worries, adserver will count it too. People can watch my grave live 7/24 by a microsite.

Shortly, people have no chance to go on without me even after me :)

Ahh, for the ones who want to donate, “The shroud has no pockets” button.

Note: This post was inspired by a hotel ad at the corner of a graveyard in Antalya on the way to airport and i had a great conversation with great friends Harun Pekşen, Eren Kumcuoğlu and prof. Dr. Şule Özmen. This post is dedicated to these great 3 likeminded people.



| Filed Under: Dijital Pazarlama |
Mart 17th, 2009

Markalar Sosyal Medya’yı takip etmeye ve ilgi göstermeye başladığından beri online iletişim faaliyetlerine yeni bir hareket geldi.

Şu an trend olduğundan mı, yoksa gerçekten iletişim değerine inandıklarından mı bilinmez, kurumsal tarafta veya ajanslarda çalışan kimselerden konuyla ilgili kampanyalar için harekete geçildiğini duyuyorum.

Gerçek bir Sosyal Medya Kampanyası yaratmak için efor sarfetmeden önce şirketlerin ellerindeki varlıkları tartmaları şart!

Birlikte kısa listenin üzerinden tek tek gidelim…

Negatif etkiniz mi var?

O halde Sosyal Medya’da ne işiniz var?
George W. Bush’un Sosyal Medya kampanyası yaptığını veya hayvanların derisinden aksesuar imalatı yapan bir markanın Sosyal Medya’da sözcüler yaratmaya çalıştığını hayal edebiliyor musunuz?
Benzer işler yapıyorsanız uzak durun demeye gerek var mı?

Veya hiç etkiniz var mı?

İnsanların ilgisini çekebilmek için zihinlerde bir yere sahip olmak -%100 şart olmasa da- önemlidir.
Kişiliksiz bir marka için Sosyal Medya Kampanyası mı yapmayı düşünüyorsunuz? Önce üstünüze yeni kıyafetler almanız gerek!

Ters etki yaratmaktan mı korkuyorsunuz?

Sosyalleşmeden önce yaşayacağınız olumsuzluklara senaryolar ürettiniz mi?
Havalı bir iş yapayım derken, kendi canınızı yakmayın. Alternatif gerçeklik senaryoları üzerine çalışın. En kötüyü düşünmekle işe başlayabilirsiniz…

Bir Sosyal Medya felaketini önlemek yalnızca bütçede revizyonla ve Sosyal Medya know-how’ı ile çözülemeyebilir.

Genel eğilim bu konuların interaktif ajansların vizyonu ile çözülmesi yolunda…
Kurum içerisinde Sosyal Medya’nın doğasından anlayan birilerinin bulunması, ajansların öngöremeyeceği ve geri döndürülemeyecek hataları önlemek için daha ucuz ve iyi bir opsiyon olabilir.



| Filed Under: Web 2.0, PR 2.0 & Sosyal Medya |
Mart 6th, 2009

Blog yazmaya karar verdiğim gün, sınırlarımı belirlerken karar verdiğim şeylerden birisi de profesyonel kimliğimi ön planda tutup tutmayacağım oldu.

Çok uzun süre düşünmeden kararımı verdim. Tecrübelerimden olmasa da, yaptığım işlerden bağımsız bir üslup kullanacaktım…

Profesyonel kimliğin sosyal medya’da önde olmasının bazı avantajları olabileceği gibi, sakıncaları da olduğunu düşünüyorum.
Kişisel görüşüm, profesyonel kimliğin orta vadede kendi itibarınıza zarar vereceği yönünde.

Çok havalı bir şirkette, çok yüksek bir makamda, ya da çok farklı bir işte çalışıyor olsanız dahi, profesyonel kimliğinizi öne çıkarmak, hem çalıştığınız şirket, hem de sizin için bir takım sakıncalı durumlar doğurabilir.

Markalara faydalı mı?
Bazı insanlar, bir markanın yüzü (hatta belki spokesperson’ı) haline gelmenin hayalini kurarlar.
Sosyal Medya, yeni gelişip olgunlaşmaya başladığından, bu kanalları aktif kullanan -iletişimci olsa da olmasa da- bir çok marka çalışanı, bilinçli veya bilinçsizce kendilerini çalıştıkları markaların elçisi ilan edebiliyor.
Burada hem kişiye hem markaya zarar veren durumlar ortaya çıkabiliyor.

Marka adına konuşmak yetkinlikle ilgilidir.
Herkese devredilemeyecek kadar da ciddi bir iştir.
Şu anda şirketlerde internet hakkında kocaman bir soru işareti varken, bu misyonu Sosyal Medya’da üstlenen kimselere kurum içerisinde itiraz edilmemesinin sebebi yine büyük ihtimalle bu platformda “neler döndüğü” konusunda fikir sahibi olunmamasından ve kontrolü mümkün olmayan bu kanalda “en azından orada bizden birisi var” yaklaşımından kaynaklandığını düşünüyorum.

Söz konusu kişiler, markanın gücünü;
-kendi reputasyonunu artırmak amacıyla veya,
-tamamen bilinçsizce arkasına alabilirler.
Bu şekilde çalıştıkları markaların sözcülüğünü üstlenen insanlar, kişiliklerinin elverdiği gibi davranma lüksüne sahip olamaz (olmamalı!).

Olursa da, markanın menfaati için;
-hem kişiliğinden ödün verecek duruşlar sergilemek durumunda kalacak,
-hem de markanın yaşamına/söylemine uygun iletişim tonunda konuşması gerekecektir.

Antipatik (ya da sempatik) bulduğunuz insanları da markalarla bağdaştırmıyor musunuz?

Bu kısım, işin marka tarafından değerlendirmesiydi. Şimdi kişinin kendisine dönelim…

Herkes şımartılmak ister.
Sözcülüğünü üstlendiği markanın arkasında durup bunun kişi tarafından sürekli olarak sömürü unsuru olarak kullanılması elbette bir süre sonra rahatsızlık verici olmaya başlıyor.

Geride durup, 3.şahısların yaptığınız işleri konuşmasını / takdir etmesini izlemenin de bir seçenek olduğunu mutlaka hatırlayın.
Bütün iletişim kanallarınızı başkalarına faydası olmayacak bir içerik (kendi kişisel pazarlama mesajlarınızı) vermeye çalışarak doldurmak, bir süre sonra ciddiye alınmamak ya da antipatik durumlara düşmek gibi talihsiz sonuçlar doğuracaktır (canlı örneklerini zaman zaman FriendFeed’de görüyoruz).

Aklımızdan çıkarmamamız gereken şey;
Yaptığımız iş sosyal bilimler. Kesin bir doğrusu ya da yanlışı olan bir iş değil. Biraz sezgi, biraz öngörü, biraz bilgi… Batabiliriz de, çıkabiliriz de.
Ne iş yapıyor olursak olalım, en değerli varlığımızın kendi markamız olduğunu hatırlamamız lazım.

Zaman zaman kişisel markaların da kurumların çıkarları doğrultusunda kullanılması söz konusu olabiliyor.
Kurumu temsil edebilirsiniz, ancak kişisel markanızı kurum çıkarları doğrultusunda kullanmak çok akıllıca bir yaklaşım olmayacaktır!
Kurum tarafından tutulmayan bir söz, düşük performans gösteren ürün/hizmet, yöneticinizin vereceği ve yanlış olduğunu düşündüğünüz bir seçim, hatta bizzat kurumun yaşadığı bir kriz dolayısıyla ani itibar kaybı, aynı şekilde sizi de sarsabilir (bu konularla ilgili yazamayacağım çok güzel örneklerim mevcut, e-tohum’da ya da başka bir sosyal ortamda beni yakalayanlara anlatabilirim!).

Kuruma kattığınız değerler aydınlık günlerde sizi kral yapabilir.
Ancak günün sonunda -ticari bir işletme için meta haline gelmeden- size zarar verebilecek durumlar olduğunu anlayıp kurumla bağlantınızı kopartabilecek esnekliğe sahip olmazsanız, üzülen yine siz olursunuz.



| Filed Under: Web 2.0, PR 2.0 & Sosyal Medya |
Mart 3rd, 2009

20 Ekim 2008

Geçtiğimiz bayramda atıştırmak için yolumun üzerinde bulunan, namı bilinen bir büfe’ye girdim.
Bir sandviç söyledim ve “içinde patates olmasın lütfen” diye de belirttim.

2 dakika sonra kasadan, servis elemanı ile şefin arasında geçen şu konuşmayı duydum;
Servis Elemanı: “Usta, bu sandviçte patates olmayacaktı”
Şef: “Sen ver, o çıkarır!”

Yani, sandviç’in nesne yerine gizli özne olduğu, özne yerine geçmesi gereken şahsımın (yani müşteri’nin) zamir olduğuna şahit oldum.
Özne ürün yerine ben olsaydım, o sandviçe patates konulmazdı.

Müşteri tecrübesi yönetimi üzerine bildiğim, okuduğum ve tartıştığım şeyler kafamdan geçti.
Müşteri tecrübesi yönetimi üzerine fazla bile düşündüğümüzü hissettim.
Sandviç ve servis hakkında ne mi yaptım? Güldüm geçtim…



| Filed Under: CEM & CRM |
Şubat 18th, 2009

Hepimiz her ürünle ve her hizmetle sorunlar yaşayabiliyor, zaman zaman markalarla karşı karşıya kalabiliyoruz.

Karşılıklı diyaloglarla ya da iyi niyet ile çözülebilecek kadar kolay olmayan durumlarda, taraflardan biri sesini yükseltebiliyor.
Sonra? Sıkıntı…

Bunu çözmek için şikayet platformları oluşturuldu, ancak aylık fee gelir modeline bağlı olan bu siteler şeffaflıklarından ve tatmin ediciliklerinden oldukça uzaklaşmış durumdalar.
Bugün sikayetvar.com’a girdiğiniz herhangi bir şikayetin altına kurumlar standart bir “özür yazısı” giriyor. Değişen tek şey ad-soyad kısmı.
Şikayete konu olan sorunun nasıl çözüldüğü, soruna nasıl yaklaşıldığı ve şirketin tüketicisine ilgi durumu tam bir muamma.

Bugün Murat Kaya’nın FriendFeed’e Teknosa ile ilgili yazdığı yorumları görünce, aklıma Teknosa hakkında önceden yazdığım yazılar geldi (1 - 2 - 3 - 4).
Bugüne kadar değişen ve gelişim gösteren hiç bir şey yok gibi…

Tüketiciler olarak hepimizin düştüğü ortak bir sıkıntı da, derdimizi dile getirirken tek bir ağızdan konuş(a)mamamız.
Hepimiz kendi sorunumuzun iletişimini yapmaya çalışıyoruz, ancak sesimiz, diğer seslerin gürültüsü arasında kayboluyor.
Kimimiz FriendFeed’de, kimimiz blogunda, kimimiz yakın çevresine mail forward etmek yoluyla yaşadığı olumsuzlukları aktarıp şirket hakkında negatif propoganda yapıyor.
Bu yaklaşım da ne şirketin sorundan haberdar olup kendini geliştirmesine, ne de şikayetçi kişinin sesinin duyulup sorununa çözüm aranmasına yarıyor.

Bir dönem Teknosa Mağdurları blogu, Teknosa tüketicilerinin kendi sorununu rahatça, tek sesliliğin gücüyle ifade edebilmesi, diyaloğa daha açık bir platformda buluşması adına yapılmış başarılı bir girişimdi. Fakat yayınına artık devam etmiyor.

Tüketiciler şikayetlerini dile getirmek istiyorlar! Neden onlara bir fırsat vermiyorsunuz?

Kızgın bir tüketici ortak sorunlarını dile getirebileceği bir şikayet blogu açıp gelecek şikayetleri toplayarak bunu bir negatif WOM mecrasına çevirebilir.
Bir başka opsiyonda da, markalar kendilerini kızgın tüketicilerin ellerine ya da sikayetvar.com gibi tehlikeli kucaklara bırakmadan önce kendi sosyal şikayet platformlarını kurabilirler.

Bu yaklaşım, tüketici açısından bakacak olursak, markalara seslerini duyurabilmeleri açısından avantaj sağlayacaktır.
Markalar açısından ise, kızgın tüketicilerin şikayetlerini web’in derin sularında, gözlerinin çok ötesinde bir yerlerde değil, bizzat kendi platformlarında dile getirmelerini ve çözüm üreterek kendilerini geliştirmelerine yardımcı olacaktır.

İki tarafa yarayacak en önemli kısım ise bir blogun SEO avantajı.
Web’de “marka adı + şikayet” ya da “marka adı + ürün adı” kombinasyonlarıyla arama yapıldığında ürünle ilgili şikayetlere (varsa çözümlere) ulaşılabilirlik daha fazla olacak ve bu sorunlar marka tarafından iyi şekilde ele alınırsa, sorunu okuyan potansiyel müşterilerin de satınalma kararında olumlu etki bırakarak markaya karşı güven uyandıracaktır.

Bu atılımı yapacak vizyona, yaklaşıma ve cesarete sahip marka bulmak bu işin en zor kısmı olabilir!



| Filed Under: Web 2.0, PR 2.0 & Sosyal Medya |
Şubat 9th, 2009

Obama’nın zaferinden sonra özellikle siyasal iletişim’de sosyal medya’nın kullanımı gündemimizin baş köşesine oturdu.
Geleneksel PR ajanslarının bu konuyla ilgili uzun brainstorming seansları düzenlediğini, kelli felli insanların sosyal medya’yı nasıl yönetebiliriz (!) diye haftanın belirli günlerinde özel toplantılar düzenlediklerini duyabiliyoruz.

Siyasal iletişim’de sosyal medya kampanyası yürütmek Türkiye için (şu an) bir ütopya. Neden olmayacağını 2 tane ana nedenin altında uzunca inceleyebiliriz…
Birinci sebep, siyasi sistemimizin ve siyaset anlayışımızın müsait olmayışı,
İkinci sebep ise web’i kullanma şeklimiz.

Siyasi sistemimizin müsait olmayışının başlıca sebebi oldukça açık; bizde siyasi görüşten ve parti politikalarından ziyade, partizanlık söz konusu.
Krizden, ekonomik durumun kötüye gittiğini bildiren, kapanan fabrikalardan ve işten çıkartılan binlerce insanın durumuna vurgu yapan haberlerin altına öfkeyle “İnadına XXX !!!” yazan, partizanlık adına çoluğunun çocuğunun geleceğinin kararmasını ve fakirleşmeyi umursamayan bir kitle söz konusu.
Düşünmeyen, sorgulamayan, dogmatik hareket ederek fikrini değiştirmeye hazır olmayan bir kişiye sosyal medya iletişimi yapamazsınız.

Siyasi sistemimizin müsait olmayışı yalnızca sosyal medya öğelerinin önünü değil, diğer pazarlama iletişimi öğelerinin de önünü ciddi biçimde tıkamakta.
Bugün siyasi partilerden gelen teklifleri değerlendiren bazı siyasal iletişim danışmanları, önce adayları tanımaya, sonra kitlelere tanıtmak amacıyla adaylar için vaatler yaratmakta ve zaten siyasetçi olmayan bu insanlara bir yandan iletişim öğretmeye, bir yandan da gelecekte yapacakları muhtemel gaflara karşı kriz iletişimi çözümleri geliştirmekle meşguller.
Böyle bir ortamda, bu mecraya girme kararı alsalar bile bu danışmanlardan sosyal medya kampanyaları yönetmelerini beklemek te oldukça gerçekten uzak olur.
Siyasi arenaya çıkacak olan adayların önce aday formuna girmesi ve iletişim bilmeleri lazım ki, danışmanları da onlara herşeyi baştan öğretmeden başka mecralara sıçrayabilsin.
Söz konusu bireyin, yaşam tarzı ve karizmasıyla kendini konumlandırıp iletişimcilerine yardımcı olması lazım. Kabul etmek gerekir ki, bunun için de bir miktar kalite gerekiyor.

Siyasi sistemimizde bir başka eksik de, partilerdeki spokesperson ve karizmatik lider eksikliği.
Sosyal medya kampanyalarında bir yüz kullanmadan tek başına parti ismi ve logosu kullanmak bir anlam ifade etmeyeceğinden, adayların önce çıkması hayati önem kazanıyor.
Bu kısımda fazla söze gerek yok. Tek bir soru var;
Öne çıkacak, gençlerin görmekten, dinlemekten heyecan duyacağı bir tane aday gösterebilir misiniz?
Ben göremiyorum.

Bir başka konu ise web’i kullanma şeklimiz. Nasıl kullandığımızı görmek için çok uzağa bakmamıza gerek yok, kullanılan banner’lara ve yapılan aramalara biraz göz gezdirirsek, durumumuz aşağı yukarı ortaya çıkıyor. Taş devrindeyiz.
Sosyal medya henüz tam anlamıyla mainstream olmuş durumda değil. Etkisi ABD’ye kıyasla halen düşük.
Öte yandan, (web’e özgü bir davranış modeli olmamakla birlikte) tartışmayı dahi henüz beceremezken, siyasilerin sosyal medya iletişimini sağlıklı bir şekilde yönlendirebilmek için ciddi anlamda bütünleşik yaklaşımlar geliştirmek gerekmekte.

Kendilerini interaktif mecralarda uzman olarak konumlandıran kuruluşların hepsinin odağında ise tek bir laf öbeği var; “Siyasi partiler henüz interaktif mecralara bütçe ayırmaya hazır değil!”

Siyasi partilerin diğer mecralardaki harcamalarına kıyasla, web faaliyetleri ufak bir bütçeyle yürütülebilir.
Sosyal medya’da hayatta kalabilmenin ise parayla pulla hiç bir ilgisi yok.
Tutarlılık, liderlik ve heyecan gerekli.
Bugün siyasi liderlerin hangisi bu kriterlerin tamamına sahip?
Kaç kişi kendi güvenilirliğini itibarını ortaya koyarak, piyasadaki mevcut (ideoloji değil) adaylar için web’de içerik üretip, bunu gönüllü şekilde yayarak adayın misyonerliğini yapar?
Burada da net bir tablo söz konusu değil.

Sosyal medya iletişiminin bütçe ayırmakla bir ilgisi olmadığını biliyorlar da dile getirmeye mi cesaret edemiyorlar, yoksa gerçekten bütçe gerektirdiğini mi düşünüyorlar henüz çözemedim. Umarım birinci seçenektir, yoksa yandı gülüm keten helva…

Özetle,
Sosyal medya kampanyaları için Türk politikasının daha fazla olgunlaşması,
Partilerin değil adayların,
Vaatlerin değil parti programlarının,
Çirkefliğin değil dürüstlüğün,
Avamlığın değil açıklığın,
Snobluğun değil samimiyetin,
Gelenekçiliğin değil yenilikçiliğin benimsenmesi gerek.

Türk siyasetinde dürüst, heyecan yaratan, karizmatik liderler görebileceğimiz günler diliyorum…



| Filed Under: Web 2.0, PR 2.0 & Sosyal Medya |
Şubat 6th, 2009

Pazarlamacılar, şirketlerinin ve/veya markalarının ismini duyurmak için yıllardan beri milyonlarca lira harcıyorlar. Belki de çok masraf yapmaktan ötürü gurur duyuyorlar.

İster şahıs şirketinin patronu olsun, ister profesyonel üst düzey yönetici, şirketin pazarlama yöneticisine veya reklam ajansına “GRP kaç olacak?” diye soruyor.

Konuyu bildiği varsayılanlar, “xxx’den az GRP olursa, reklam boşa gider” diye uyarıda bulunuyorlar. Hatta daha detaylı tarifeler de var. “Yeni ürün lansmanı için minimum xxx GRP; zaten var olan bir üründe yeniden lansman için zzz GRP; vb…” Bu cümle çoğunlukla şöyle devam ediyor: “xxx GRP için, şu kadar bütçe gerekir.

Sordum. GRP’yi ağızdan düşürmeyenlerin büyük çoğunluğunun ne anlama geldiğini bilmediğini gördüm. Deneyin, siz de göreceksiniz. “G’yi anımsayamadım ama diğerleri Reach People galiba…”, “Yok değil, Gross Reachable Percentage olmalı”…diyecekler.

Bu yazıyı okuduğunuz için kıyak yapayım. GRP Gross Rating Points = Toplam izlenme oranı . Belirli bir zaman diliminde herhangi bir reklamın elde ettiği izleme oranlarının (rating) toplamıdır. Yüzdelerin toplamıdır ama yüzde değildir.

Rating her bir reklam spotunun, GRP ise toplam kampanyanın hedef kitle tarafından görülme oranıdır. Bir kişi 10 spotluk bir kampanyanın üç spotunu görmüş ise GRP hesaplamasında bu üç “görme” de sayılır. Tekrarları içeren bu yapısı nedeniyle GRP brüt izlenme oranı ya da kampanya spotlarının toplam görülme sayısı şeklinde tanımlanır. Kampanyanın gücünü ifade eder.(Kaynak: Türkiye Reklam Araştırma Merkezi)

GRP’ye yani “görmemize” odaklanınca olur olmaz yerlerde karşımıza çıkıyorlar. Televizyonda sevdiğimiz bir filmi izlememizi mümkün kılmayacak kadar çok zaman işgal ediyorlar. Maç sırasında, alttan yukarı, yukarıdan aşağı, sağdan sola bir sürü isim ve marka belirip kayboluyor. Bir pazarlamacı olarak bunu söylemek kolay değil ama bizden zaman çalıyorlar.

Bir kısmı için – özellikle maçın heyecanlı bir anında ortaya çıkıp da ekranın bir kısmını işgal ettiklerinde – kendileri ve yakın çevreleri için söylediklerimizi, neyse ki duymuyorlar.

Maçın heyecanlı anında ortaya çıktın. Kendini izlemek zorunda bıraktın. Bari yaratıcı, değişik bir şey yap. Yıllardan beri söylemlerini değiştirmeden reklamlarını sürdürenler bile var.

Neden böyle oluyor diye soruyorsanız, yanıtı tek kelime: Plansızlık. Maç öncesi birden aklımıza gelir. (Ya da ilgili kanal bir mesaj gönderir. Biz de o sırada düşünmeye başlarız) “Epey pahalı olur ama herkes bizi görür” diye düşünürüz. Sonra bu ucube reklamlar çıkar ortaya…

Planlama’dan bahsedince, şunları da söylemek gerek. Bir sonraki yılın pazarlama planı yapılırken, herkes aynı tarihlere odaklanır. Ocak’ta yılbaşı; Şubat’ta sömestre tatili ve sevgililer günü… Öylesine ki, “proforma pazarlama planı”nı Internet sitelerinde rahatca bulabiliyorsunuz.

Aslında birçok reklam ajansı, bu hizmeti sunuyor. Özellikle kendi pazarlama planını yapmayı bilmeyen şirketlere… Pazarlama müdürlerinin zaten bilmeleri gereken bu takvimi ajans çalışanlarından duyunca “Vay be! Ne akıllar var be!…” dediklerine şahit oldum. Güler misin, ağlar mısın?

Yakın zaman içinde “sektörünü yaz, enter’a bas, pazarlama planını hazır verelim” hizmeti satan internet sitelerinin var olacağına kuşku duymuyorum. Belki de “ücretli” pazarlama siteleri bu hizmeti veriyordur. Siteye üye oluyorsunuz. Hangi tarihte hangi aktivitelerin yapılacağını öğreniyorsunuz. Reklam ajansınız da var… Düşünsenize, pazarlama müdürü’ne gerek yok.

Bana gelince, farklılığı insanın yaratacağına inanırım. Çalıştığınız  şirket için kendinizin planlama yapmanızı öneririm.

Not: Daha önce takma isimle yayımlanmış bir yazıdır.



| Filed Under: Pazarlama & İletişim |